Tam olarak nereden başlayacağımı bilemediğim bir yazı bu ve bir kereliğine İrma'dan müsaade aldım, bu caz standardı hakkında tek başıma çiziktireceğim ya da daha gerçekçi olmak gerekirse tıkırdatacağım - ne de olsa elimin altında klavye var.
Son birkaç haftaki tecrübelerim gerçekten de "Come Rain or Come Shine / Yağmur Yağsa da Güneş Çıksa da" şarkısını andırır halde. Caz standardımızla benim aramdaki tek fark benim önce yağmur yerine güneşle karşılaşmış olmam. Bundan kısa bir süre önce oldukça mucizevi bir ana tanıklık etme şansı buldum. Çok sevdiğim bir yakınımın dünyalar güzeli kızı (bana 'Amca' diyecek diye şimdiden endişeliyim), benim de "haydi hayırlısı" edasıyla alt katlarında beklemekte olduğum St.Thomas Hastanesi'nde dünyaya geldi (biraz nazar takıntılı bir kişi olarak özellikle isim ve resim paylaşmıyorum). Bu güzel tecrübenin ardından ise bugün kendimi tanımlamak için kullanacağım pek çok özelliğimde büyük katkısı olan Anneannem'i 13 Aralık'ı 14'üne bağlayan gece yarısını biraz geçe kaybettim - ne yazık ki İrma ile pek tanışma şansları olmamıştı, bu yüzden de İrma bu seferlik kendi başıma yazmama itiraz etmedi.
Anneannem, 18 Ekim 1927'de Ürgüp'te dünyaya gelmiş. Kendimi bildim bileli dönem dönem Ürgüplü arkadaşları, akrabaları ile bir araya gelirdi. Bundan birkaç sene önce nasıl olup da Ürgüp'ten İstanbul'a geldiğini sorduğumda, bana 1930'lar Türkiye'sinin akıl almaz bir portresini çizmişti. Önce bir kağnı ile Ürgüp'ten Nevşehir'e ulaşmışlar, ardından Nevşehir'den bindikleri otobüs ile Ankara'ya yollanmışlardı. Kesif bir sigara dumanının tütsülediği (Timur Selçuk'a da selam olsun buradan) otobüs yolculuğunun sonuna doğru Ankara karşılarında belirdiğinde, daha önce elektrikle karşılaşmamış bir köy çocuğu olan Anneannem, "Anne, yıldızlar yere düşmüş!" diyerek Ninem'in eteğine yapışmış, annesinin yüzünde belirmiş olabilecek utanç kırmızısından bihaber, olanca masumiyeti ve merakı ile gözlerini sigara pusunun arasından pırıldayan Ankara evlerinin sarı ampüllerine dikip durmuş. Ankara'da otobüs değiştirdikten sonra Yalova'ya gelmişler ve bu sefer de yine ilk defa gördükleri denizin üzerinden vapur (feribot diyemedim sanırsam o tarihlerde sadece vapur işliyordu) ile Eminönü'ne ulaşmışlar. Vapurdan indiklerinde ise erkek kardeşi İsmail (ne yazık ki benim hiç tanışma şansım olmadı) iskeledeki herkesi şaşırtan bir tavırla "Ben bundan sonra şehir ayakkabısı giyicem, bunları istemem!" diyerek ayağındaki çarıktan bozma ayakkabıları çıkarmış ve yalınayak babasının kucağına atlamış. Babaları o dönemde Hal'de çalışıyormuş ve bu sebeple sonradan Fatih'e taşınacak olsalar da İstanbul'daki ilk evleri Çengelköy'deymiş. İşte aşağıdaki bu fotoğraf da 1930'lar sonuna doğru Çengelköy'deki evin bahçesinde edilen bir kahvaltıdan. Anneannem resmin tam ortasında duruyor - o kadar zayıf ki sanki kafası vücuduna büyük kalmış, elmacık kemikleri benim hiç görmediğim kadar çıkık, üzerinde örgü bir yelek var... saçları düz, ben bildim bileli de hep düzdü saçları zaten, sadece burada daha koyu renkliler, ne de olsa daha boya yüzü görmelerine birkaç on yıl var... Anneannem'in sağ yanında ise kardeşi İsmail oturuyor... yerinde duramadığından olsa gerek biraz bulanık çıkmış...
Dediğim gibi sonrasında Fatih'e taşınmışlar. Anneannem Atatürk'ün ölümüne ve cenaze merasimine tanıklık ettiğinde 11 yaşında ve ilkokul son sınıftaymış. Bu anısını hep gözleri sulanarak anlatırdı - bir de sonra gelen nesillerden farklı olarak takıntıları yoktu hiç - Atatürk'ü çok severdi, sol partilere oy verirdi ama ölümünden bir müddet önce geçirdiği kazaya kadar günde 5 vakit namaz kılar, her gün Kur'an okur, hiçbir mevlüt töreni ve kandili kaçırmaz, Anadolu'daki türlü 'kutlu' yerlere seyahat eder, hepimizi çıldırtmak pahasına Ramazan'da da ilaçlarını bırakıp oruç tutardı... Hayatındaki en büyük hayallerden biri Hacı olmaktı, 80 yaşının üzerindeyken hem Umre'ye gitti, hem Kudüs'ü ziyaret etti (bunlara nasıl gücü yetti halen aklım almıyor). İlkokuldan sonra ortaokula başlamış, hatta biraz Fransızca öğrenmiş ama Ninem müsaade etmemiş okumasına, onun yerine dikiş öğrenmiş. Anneannem'in bildiğim en büyük hayal kırıklıklarından biriydi bu. Daha çocuk yaşımda bile bilirdim - bir gün bile bu sebepten şikayet ettiğini duymadım ama ne zaman o günlerden bahsetse sesinin tonu değişir, yüzünün ifadesi ekşirdi kendi ekşitebildiği kadar.
Dedem ile de Fatih'te tanışmışlar - anneannem genç komşu kızı, Dedem ise kalp romatizması (bu tanıdan pek emin değilim ama neyse) nedeniyle '40 yaşına kadar evlenmesi uygun olmayan' komşunun bekar oğlu... Tabi ki tarih boyunca olan olmuş ve ne sağlık, ne de Dedem'in annesi (tam kaynanaymış duyduğum kadarıyla - ben hayal meyal hatırlıyorum, son zamanlarında Anneannem'in evinde yaşıyordu Ninem ile birlikte) sevenlere engel olabilmiş. Evlenmişler ve sırasıyla önce Annem, sonra da Dayım dünyaya gelmiş. Takip eden yıllarda ailenin diğer üyeleriyle beraber Beşiktaş'a taşınmışlar. Beşiktaş'ta ilk başta aile apartmanında oturmuşlar - bilenler için Barbaros Bulvarı üzerindeki eski MEF, şimdiki Uğur Dershanesi (ya da okul oldu galiba) binası. Dedem bu tarihlerde peşisıra iş kurup iş batırmakla meşgulmüş. Anneannem ise bir yandan Dedem'in batakları, diğer yandan adeta bir komün haline dönüşen aile hayatından pek memnun değilmiş. Bir yandan da harıl harıl dikiş dikiyormuş eşe dosta, tanıdıklara... işte böyle kendi halinde terzilikten biriktirdikleri ile öldüğü güne değin içinde yaşadığı Serencebey Yokuşu Papatya Apartmanı'ndaki giriş katının depozitosunu yatırmış. Sonra da yıllar içinde ödemiş borcunun geri kalanını yine dikişten kazandıklarıyla. Tıpkı diktiği elbiseler gibi, evini ve hayatını da kendi eliyle dikmiş Anneannem - ağır ağır, kendi hızında, gücü yettiğince...
Çocukluk hatıralarım Anneannem'in Naumann (hayır Singer değildi onun dikiş makinesi) makinesinin başında dikiş dikerken, Burda dergilerinden biriktirdiği patronları sabun ile kumaşa işaretlerken, elinde yüksüğü, mıknatısındaki iğneleri karıştırırken zihnime kazınan kareleriyle dolu. Daha önemlisi, çocukluğum denince aklıma gelen yegane kişi Anneannem. Serencebey Yokuşu'ndaki evinde geçirdiğim günler ve saatler.... balkonda beslenen güvercinler; benim için Türk tipi korkunç elektrikli ızgarada pişirilen enfes köfteler (her gün anneme yediğim köfte sayısını müjdelermiş telefondan - boşuna tombik bir adam olmadım); çıplak elleriyle hiç yanmadan çevirmeyi başardığı ve beni kendimden geçiren şahane krepleri (sadece sözünü etmemle beraber Beşiktaş'tan atladığı gibi soluğu bizim evde alırdı bana krep yapmak için); hiçbir bayram eksik etmediği hediye çorapları (özel sevdikleri için ayrı bir zulası olurdu, bana ve birkaç kişiye daha kaliteli çoraplardan saklardı); mutfağın içinde ayaklarını her daim sürüyerek yürümesi; yokuştan aldığımız yoğurtlar ve yoğurtçunun çıngırağı, 'Buğday' yerine 'Buyday' demesi, biriktirdiği yoğurt kaplarında yetiştirdiği menekşeleri ve arka balkonda sırf benim için büyüttüğü çilekler; Türk kahvesine olan düşkünlüğü; türlü türlü tesbihleri (özellikle yeşil renkli olanları hiç sevmezdim); evin farklı köşelerine eşit yoğunlukta dağılmış duaları ve yemek tarifleri; en kızgın zamanlarında bile benim yanımda kimse hakkında bir tek kötü söz söylememesi; benimle bıkmadan, sıkılmadan saatlerce Lego oynaması ve Lego'dan sıkıldığımızda iskambil kağıtlarına sarılıp 'blum' oynamamız; belki de yüzlerce kez ve büyük bir sabırla bana Hayvanlar Ansiklopedisi'nden 'Pelorus Jack'in hikayesini okuması; her dara düştüğümde, her zor günümde, her ümitsiz zamanımda ben inanmasam da benim için ettiği sayısız dualar (bu düzeneğin nasıl işlediğini bilmiyorum ama işe yaradıklarına inanıyorum); yatak odasındaki aynada yıllarca asılı duran 'Ajda Pekkan günde 2 kilo elma yiyor' gazete kupürü; uyandığımda 'Sabah şeriflerin hayrolsun' demesi... Sanırsam anıları böylece listelemek Anneannem'i hala var etmek için gösterdiğim biraz da yersiz ve oldukça çaresiz bir çaba...
Bu sefer ki caz standardımıza gelince... bir kereliğine beni mazur görün, çok da üzerinde duramayacağım - Bill Evans Trio kolay bir seçim oldu böylesi bir yazı sonrası...
Son birkaç haftaki tecrübelerim gerçekten de "Come Rain or Come Shine / Yağmur Yağsa da Güneş Çıksa da" şarkısını andırır halde. Caz standardımızla benim aramdaki tek fark benim önce yağmur yerine güneşle karşılaşmış olmam. Bundan kısa bir süre önce oldukça mucizevi bir ana tanıklık etme şansı buldum. Çok sevdiğim bir yakınımın dünyalar güzeli kızı (bana 'Amca' diyecek diye şimdiden endişeliyim), benim de "haydi hayırlısı" edasıyla alt katlarında beklemekte olduğum St.Thomas Hastanesi'nde dünyaya geldi (biraz nazar takıntılı bir kişi olarak özellikle isim ve resim paylaşmıyorum). Bu güzel tecrübenin ardından ise bugün kendimi tanımlamak için kullanacağım pek çok özelliğimde büyük katkısı olan Anneannem'i 13 Aralık'ı 14'üne bağlayan gece yarısını biraz geçe kaybettim - ne yazık ki İrma ile pek tanışma şansları olmamıştı, bu yüzden de İrma bu seferlik kendi başıma yazmama itiraz etmedi.
Anneannem, 18 Ekim 1927'de Ürgüp'te dünyaya gelmiş. Kendimi bildim bileli dönem dönem Ürgüplü arkadaşları, akrabaları ile bir araya gelirdi. Bundan birkaç sene önce nasıl olup da Ürgüp'ten İstanbul'a geldiğini sorduğumda, bana 1930'lar Türkiye'sinin akıl almaz bir portresini çizmişti. Önce bir kağnı ile Ürgüp'ten Nevşehir'e ulaşmışlar, ardından Nevşehir'den bindikleri otobüs ile Ankara'ya yollanmışlardı. Kesif bir sigara dumanının tütsülediği (Timur Selçuk'a da selam olsun buradan) otobüs yolculuğunun sonuna doğru Ankara karşılarında belirdiğinde, daha önce elektrikle karşılaşmamış bir köy çocuğu olan Anneannem, "Anne, yıldızlar yere düşmüş!" diyerek Ninem'in eteğine yapışmış, annesinin yüzünde belirmiş olabilecek utanç kırmızısından bihaber, olanca masumiyeti ve merakı ile gözlerini sigara pusunun arasından pırıldayan Ankara evlerinin sarı ampüllerine dikip durmuş. Ankara'da otobüs değiştirdikten sonra Yalova'ya gelmişler ve bu sefer de yine ilk defa gördükleri denizin üzerinden vapur (feribot diyemedim sanırsam o tarihlerde sadece vapur işliyordu) ile Eminönü'ne ulaşmışlar. Vapurdan indiklerinde ise erkek kardeşi İsmail (ne yazık ki benim hiç tanışma şansım olmadı) iskeledeki herkesi şaşırtan bir tavırla "Ben bundan sonra şehir ayakkabısı giyicem, bunları istemem!" diyerek ayağındaki çarıktan bozma ayakkabıları çıkarmış ve yalınayak babasının kucağına atlamış. Babaları o dönemde Hal'de çalışıyormuş ve bu sebeple sonradan Fatih'e taşınacak olsalar da İstanbul'daki ilk evleri Çengelköy'deymiş. İşte aşağıdaki bu fotoğraf da 1930'lar sonuna doğru Çengelköy'deki evin bahçesinde edilen bir kahvaltıdan. Anneannem resmin tam ortasında duruyor - o kadar zayıf ki sanki kafası vücuduna büyük kalmış, elmacık kemikleri benim hiç görmediğim kadar çıkık, üzerinde örgü bir yelek var... saçları düz, ben bildim bileli de hep düzdü saçları zaten, sadece burada daha koyu renkliler, ne de olsa daha boya yüzü görmelerine birkaç on yıl var... Anneannem'in sağ yanında ise kardeşi İsmail oturuyor... yerinde duramadığından olsa gerek biraz bulanık çıkmış...
| Çengelköy'de Kahvaltı - 1930lar |
Dedem ile de Fatih'te tanışmışlar - anneannem genç komşu kızı, Dedem ise kalp romatizması (bu tanıdan pek emin değilim ama neyse) nedeniyle '40 yaşına kadar evlenmesi uygun olmayan' komşunun bekar oğlu... Tabi ki tarih boyunca olan olmuş ve ne sağlık, ne de Dedem'in annesi (tam kaynanaymış duyduğum kadarıyla - ben hayal meyal hatırlıyorum, son zamanlarında Anneannem'in evinde yaşıyordu Ninem ile birlikte) sevenlere engel olabilmiş. Evlenmişler ve sırasıyla önce Annem, sonra da Dayım dünyaya gelmiş. Takip eden yıllarda ailenin diğer üyeleriyle beraber Beşiktaş'a taşınmışlar. Beşiktaş'ta ilk başta aile apartmanında oturmuşlar - bilenler için Barbaros Bulvarı üzerindeki eski MEF, şimdiki Uğur Dershanesi (ya da okul oldu galiba) binası. Dedem bu tarihlerde peşisıra iş kurup iş batırmakla meşgulmüş. Anneannem ise bir yandan Dedem'in batakları, diğer yandan adeta bir komün haline dönüşen aile hayatından pek memnun değilmiş. Bir yandan da harıl harıl dikiş dikiyormuş eşe dosta, tanıdıklara... işte böyle kendi halinde terzilikten biriktirdikleri ile öldüğü güne değin içinde yaşadığı Serencebey Yokuşu Papatya Apartmanı'ndaki giriş katının depozitosunu yatırmış. Sonra da yıllar içinde ödemiş borcunun geri kalanını yine dikişten kazandıklarıyla. Tıpkı diktiği elbiseler gibi, evini ve hayatını da kendi eliyle dikmiş Anneannem - ağır ağır, kendi hızında, gücü yettiğince...
| Anneannem'in yüksüğü, Naumann dikiş makinesinin makarası ve mıknatısı |
| Anneannem 'Sabiha', ben ve Dedem 'Hayati' Ortaokul Mezuniyetimde (Haziran 1997, Dedem'in ölümünden birkaç gün önce) |
Anneannem, benim de bulunduğum ortamlarda birçok kereler demişti ki 'Ben Emre ile yeniden doğdum, yeniden büyüdüm... kendim olamadığım çocuğu Emre ile beraber oldum'..... Bunun için ona ne kadar teşekkür etsem az... Anneannem'i tanıdığım 34 yıl boyunca doğru düzgün bir tek kitap okuduğunu görmedim, ama bana okumayı ve öğrenmeyi sevdirdi... Bir gün bile anneanneme benzemedim, ama beni hep olduğum gibi sevdi, benim acayipliklerime ve kendimi kanıtlamak için sergilediğim ters duruşlara hep saygı duydu, hatta becerebildiği kadar eşlik etti. Belki kendisi farklılık ve yeniliklere pek açık değildi ama bana her insanı olduğu gibi kabul etmemi öğretti... Çıktığım her yolculukta, biraz da ağlamaklı bir ses tonuyla 'Bavulunda bana da yer var mı?' diye sordu, sevgisi ne yer, ne zaman, ne saat farkı bildi. Bu süreçte kendi ne kadar büyüdü pek bilemiyorum ama benim olduğum kişi olmamda çok önemli bir rol oynadı. Yanımda değilken bile yanımda olabilen bir insandı, şimdi hayatımda ilk defa, kendimi bildiğim günden beri ilk defa yokluğunu duyuyorum.... Ve elbette ki Anneannem'in kaybı olmadık bir şey değil, eskilerin deyimiyle sıralı bir ölüm ve dürüst olmak gerekirse son 2 sene boyunca kendimi hazırlamak için uğraşıp durduğum bir durum. Ancak fark ettim ki insanın kendisi için bu kadar özel birini yitirmesi, koşullar ne kadar akla yatkın ve 'sıralı' olursa olsun yine de tarifsiz bir acı veriyormuş.
Bu sefer ki caz standardımıza gelince... bir kereliğine beni mazur görün, çok da üzerinde duramayacağım - Bill Evans Trio kolay bir seçim oldu böylesi bir yazı sonrası...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder