Bundan tam 10 sene önce, bir iş seyahati nedeniyle yaklaşık bir hafta boyunca Van'da kalmış ve bu esnada Van ve çevresindeki pek çok ilgi çekici noktayı gezip görme şansı bulmuştum. Son birkaç gündür annem, babam ve kardeşim aynı coğrafyayı turlayıp çektikleri fotoğrafları benimle paylaşıp durunca ben de eskilere gittim birden. Nedendir, Van ve çevresinde geçirdiğim bir hafta boyunca zihnimde en çok yer eden tecrübe, bu seyahatte bize eşlik eden ve bir akşamlığına bize kendi hayat hikayesi üzerinden sanat ve heykel üzerine bir sunum yapan heykeltraş Mehmet Aksoy'un sunumu olmuş. Ben tanıştığım zaman Melih Gökçek ile yaptığı kavgalar ile ana akım haber kuşaklarında yer alıyordu, sanırsam hem sert mizacı hem de ifadeci tavrından olsa gerek şimdi de Recep Tayyip Erdoğan ile ettiği kavgalar ile biliniyor. Ne mutlu ki benim zihnimde yer eden başlıklar bu kavgalardan çok Mehmet Aksoy'un anlattığı 3 şey oldu.
Bunlardan birinci ve belki de en önemlisi, Polonezköy'de inşa edip içinde yaşadığı Böcek Ev'deki vinciyle ilgiliydi. Zira dev mermer kütlelerinin yükünü taşıyan bu vincin üzerinde yazılı olan destur, Mehmet Aksoy'un hayatında çok önemli bir yer taşıdığı gibi belki de benim için de erken yaşta önemli bir ders oldu. Ne zaman insanların arasındaki türlü tuhaflıklar üzerinde düşünsem veya içinde bulunduğum ortamdaki insan ilişkilerinin yıprandığı noktaları takip etsem, hep bu basit ama etkin desturun takip edilmediğine, bu yüzden de dizi dizi sevimsizlikler yaşandığına tanık oluyorum.
![]() |
| Mehmet Aksoy'un Böcek Evi'ndeki vinç diyor ki: "Taş taşırım laf taşımam" |
Beni en çok etkileyen ikinci konu Mehmet Aksoy'un çocukluğu ve nasıl olup da Silifke'nin bir köyünde çobanlık yaparken Türkiye'nin en önemli heykeltraşlarından biri olmayı başardığı idi. Çizdiği tarla kuşu resmini gören ilkokul öğretmeninin ona 'sen akademiye gideceksin' demesi ve sonrasında yıllar boyunca peşinde koştuğu hayalini gerçekleştirmek için verdiği emekler ve bir o kadar da gösterdiği kararlılık oldu.
Üçüncü ve son olarak da heykeltraşlığın eğitimsiz bir gözün dışarıdan gördüğü üzere taş veya herhangi bir malzemeyi yontmak değil, form ve ışık arasındaki ilişkiyi yönetmek, biçimlendirmek ve dillendirmek oluşunu anlatmasıydı. Kendimi iyi bir heykel izleyicisi olarak tanımlamam imkansız olur zira çok nadiren bir heykel sergisi gezip gördüklerim üzerinde düşünme şansı buluyorum. Ancak geçtiğimiz günlerde Victoria & Albert Müzesi'nde dolanırken form/ışık ilişikisi ile ilgili dinlediklerimi birden anımsayıp şaşıbeş bir halde Rodin heykellerine bakıp durdum. Bu bağlamda baktığımda sanırsam aralarında en çok sevdiğim 1891 yılına ait Çömelen Kadın oldu. Mehmet Aksoy ile ilgili daha çok bilgi almak isteyen olursa 50. Yıl Kataloğu'nu okumasını tavsiye ederim.
| Auguste Rodin - Çömelen Kadın (1891) |
Tabi ki 'form' sadece heykelde geçerli değil. Bu yazıdaki caz standardımız "Billie's Bounce / Billie'nin Zıplaması", Charlie Parker tarafından 1945 yılında bestelenen bir caz standardı ve oldukça belirgin bir bebop 'head'ini takip eden 12'lik blues formuna sahip (tabi ki bu analiz bana ait değil - bu sayfadan okuduklarımı özetledim bir cümlede). Dolayısıyla bu standart, 2. Dünya Savaşı boyunca ve takip eden yıllarda Swing akımını tahtından eden ve akabinde cazın ana akım eğlence dünyasındaki yerini değiştiren Bebop'ın oldukça önemli ve tanımlayıcı örneklerinden bir tanesi. Daha da ilginci, Savoy Records etiketi ile ilk defa gün ışığına çıkan Billie's Bounce, Charlie Parker'ın ilk liderlik denemesine, Miles Davis'in 19 yaş tecrübesizliğine ve efsane trompetçi Dizzy Gillespie'nin piyano klavyesinin arkasında oturduğu nadir anlardan birine de aynı anda tanıklık ediyor.
İrma da ben de Charlie Parker'ın elinden çıkan caz standartlarının başka yorumlarını beğenmekte biraz zorlandığımızı itiraf etmeliyiz. Bu şarkıda da durum pek farklı olmadı. Dolayısıyla tam sizinle yukarıda detaylarını paylaştığımız orijinal kaydı paylaşacaktık ki araya Keith Jarrett Trio'nun 1996 yılında Tokyo Hitomi Memorial Hall'da gerçekleştirdiği canlı kayıt girdi ve ikimizi de geri dönülmez ve biraz da problemli bir yola soktu zira hem bu kayıt Ted Gioia'nın önerileri içinde bulunmuyor (işte tam bu anda hep bir ağızdan 'kısmet' diyoruz), hem de Charlie Parker'a ihanet eder hale geldik. Umarız Bird bize çok bozulmaz... Bir de ufak bir hatırlatma, bu kayıt yayınlandığı sırada Keith Jarrett kronik yorgunluk sendromundan muzdarip bir halde kabuğuna çekilmişti.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder