11 Nisan 2015 Cumartesi

April in Paris

Paris'i bilmem ama nisan ayı ile birlikte Londra'ya bahar geldiği kesin. Son birkaç gündür hem hava oldukça güzel, hem de saatlerin yaz dönemine geçmesiyle beraber hava çok daha geç kararıyor ve bu iki koşul bir araya gelince bahar hissi daha da yoğun yaşanıyor. Bir de tabi her tarafta çiçek açan ağaçlar var ki o da işin tadı tuzu. Londra'da ciddi bir kiraz ağacı nüfusu varmış, bunu da bahar vesilesi ile farketmiş oldum - bağdan bahçeden pek anlamadığım hemen belli oluyor sanırsam... Merak edenler için şöyle keyifli bir fotoğraf ekleyeyim Kensington Gardens'tan...

Kensington Gardens - Lancaster Gate yakınları
Bahar İrma için ne ifade ediyor diye merak ederseniz, tabi ki camdan eve girme gafletinde bulunan sinek ve türlü eklem bacaklı / kanatlı canlıların evimizde ciddi bir teyakkuz hali yarattığını söylemeliyim. Zaman zaman İrma'yı roket hızıyla koşarken, herhangi bir parça eşyadan diğerinin üzerine doğru uçarken, kapının üzerine tünemiş halde veya ulaşamadığı bir duvara doğru bağrınırken görmek mümkün oluyor.

Yatağın üzerinde avlayacak bir şey var sanki...
Avlanma hali bitip de sıra dinlenmeye gelince ise genelde halının üzerinde güneşin en dik düştüğü noktayı seçiyor ve sonra çevresinde ne olduğuna pek bakmaksızın devriliyor. En önemlisi ise beyaz göbeğini bir güzel ısıtyor...

İrma'nın güneşlenme keyfi
"April in Paris"e dönecek olursak, Vernon Duke tarafından bestelenmiş ve pek çok caz standardı gibi ilk defa 1930lu yıllarda pek de başarıya ulaşmamış bir müzikalinde çalınmış. Ted Gioia'yı okurken bu şarkıdan nedense pek de hoşlanmadığını hissetmiştim. Dürüst olmak gerekirse İrma ile ben de bu standardı dönüp dolaşıp tekrar dinler miyiz pek emin değilim. Frank Sinatra yorumu her zamanki gibi çok uzağımızda kaldı, Sauter-Finegan Orkestrası'nın kaydı ise ikimizi de cidden zorladı. Louis Armstrong ve Ella Fitzgerald ise şarkıya ciddi bir duygu bütünlüğü sağlamış olsalar da bizim aradığımız havayı yakalayamamışlar.

Dinlediklerimiz içinde kendimizi daha yakın hissettiğimiz iki yorum oldu. Bunlardan ilki Wynton Marsalis'in 1987 yılında çıkardığı Standards Vol.1 albümündeki yorumuydu. Hem hızlı temposu, hem de göreceli yaratıcı soloları ile oldukça keyifliydi. Ancak en sevdiğimiz kayıt, tıpkı Ted Gioia'nın (ve anladığım kadarıyla pek çok ciddi caz eleştirmeninin) da dile getirdiği gibi, Count Basie'nin 1955 yılındaki yorumuydu. En önemli Big band (büyük caz bandosu) liderlerinden biri olan Count Basie, 1957 yılında yayınladığı albümüne de adını veren ve org ustası "Wild Bill" Davis tarafından uyarlanan bu yorumda swing duygusunu harika bir şekilde öne çıkarıyor ve insanı (kediler yapamıyor galiba) gülümsetiyor.


Bu sayede Count Basie'den de bahsetmiş olduk sonunda. İlk defa karşımıza çıksa da son defa olmayacağı kesin. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder